Bu aralar anti-woke damarım fena kabardı. AC Shadows’un ertelenmesine de Ubi’nin hızla düşen hisselerine de gram üzülmedim mesela. Sony’nin PlayStation’ın içini diversity “uzmanlarıyla” doldurmasına üzüldüm ama. Hele hele gittikçe batağa saplanan bir PS Exclusive listesi varken, yaşananlara sinir olmamak elde değil. Ghost of Yokai de bunun bir örneği. “Anti-woke günlüklerim” için küçük küçük notlar alıyorum. Bir ara fırsat bulursam – düşük bir ihtimal – oyun sektöründeki mevzuları tek tek konuşmaya çalışacağım bir yazı hazırlayacağım. Oyun oynamak istiyoruz lan, cinsiyet partisi yapmak değil!
Neyse, dönelim huzur içinde konumuza. Hızlı başlayan sonbahar sezonu, hem nicelik hem de nitelik açısından tatminkar bir biçimde devam ediyor. Bu hafta AAA dünyası pek hareketli değil ama indie tarafında son derece iddialı bir menü var: Victory Heat Rally, Combat Complex, Settlements Rising, Kill Knight, Tenebris, Rogue Waters, Starfield – Shattered Space (DLC), Throne and Liberty, The Killing Antidote, Guardians of the Sanctree, Wizard of Legend 2, Sword Art Online Fractured Daydream, The Last Plague: Blight, Gnomes and Knights, Until Dawn, Grunn, SpongeBob SquarePants: The Patrick Star Game, Harbinger ve Citadale – The Accursed Seal haftanın ilgi çeken isimleri. Oyunlar yaz yaz bitmiyor son birkaç haftadır, mis <3.
29 Eylül – 5 Ekim’de Çıkacak Oyunlar
Banquet for Fools
Banquet for Fools, benim için haftanın sürprizlerinden biri oldu. Dürbün için araştırma yapmadan önce adını hiç duymamıştım; ne Twitter ne de başka bir yerde duyurusuyla bile karşılaşmadım. Ama klasik CRPG olması mutlu etti <3. Pagan kültürünü konu alacak olan oyun, bize farklı bir içerik sunacak. Geliştirici ekip geçmişte Serpent in the Staglands ve Mechajammer’ı geliştirmiş. Burada da daha ilginç bir olaya girişmişler. Daha önce SitS’i oynadıysanız, oradaki kayıt dosyanızı Banquet for Fools’ta da kullanabileceksiniz. Çünkü iki oyun da aynı evrende geçiyor ve SitS’te yaptığınız seçimler, BfF’yi de şekillendiriyor. Müthiş.
Oyunda parti tabanlı bir RPG sistemi var. Her bir karakteri kendimiz tasarlayacağız. Karakterlerin kendine has kişilikleri olacak ve olaylara farklı tepkiler verecekler. Seviye atlama sisteminde oyuncuyu özgür bırakmışlar; seviye atladıkça dilediğimiz yeteneğe yönelebileceğiz. Çok kullandığımız yeteneklerden ise ayrıca çeşitli bonuslar kazanacağız. İyi düşünülmüş. Oyun, oyuncunun elinden tutan ve görev çözümlerini şak diye gösteren bir yapıda değil. Dikkatli olmak ve dünyayı iyice araştırmak şart. Savaşlar gerçek zamanlı olacak ama zamanla dolan bir bar ile oyunu durdurup özel olaylara girişebileceğiz. “Şarkı” mekaniğiyle savaşın başında, ortasında ya da sonunda çeşitli avantajlar elde edeceğiz. Ayrıca oyunda hırsızlık gibi ek gelir kaynaklarımız da olacak. Unutmadan, oyunun erken erişim olarak yayınlanacağını da söyleyeyim. Valla ben Banquet for Fools’a çok yükseldim; anlatılanlar nefis. 30 Eylül’de sizi tanrılara kurban edeceğim, nihihihi <3.
The Throne
Orta Çağ temalı bir Metroidvania. Türü severim, Dürbün’de de bolca yer veririm. The Throne, türün görselliğiyle öne çıkan oyunlarından biri olacak gibi. Oyunun 2.5D olarak tasarlanan grafikleri hem o retro hissiyatını veriyor hem de oyuna özel bir tat katıyor. Kocaman bir kalede, orklara karşı savaşacağız. Yalnızca çeşit çeşit orktan oluşan sürülerle değil, ayrıca bunların kalenin her bir köşesine serpiştirdiği tuzaklarla da uğraşacağız. Oyun, bundan dolayı oyuncuya hızlı bir oynanış sunacak. Üzerimizdeki zırha aldanmayın yani, aynı Ghosts ‘n Goblins’teki gibi takılıyoruz.
The Throne’da içerik açısından ilginç bir noktaya parmak basılıyor: Farm mevzusu. Oyunda daha iyi ekipmanlara ulaşabilmek için bolca farm yapacakmışız. Bu, bir Metroidvania için kötü bir tercih değil; aynı yerlerden defalarca kez geçiyoruz sonuçta. Bu yüzden karşılaştığımız düşmanları kesip durmanın bence bir mahsuru yok. Yeter ki ödülü iyi olsun. Detaylı bir envanter sistemi tasarlamışlar gibi. Lootlara ek olarak, bazı özel ekipmanlara da sahip olacağız ve gizli yerlerdeki tutsakları kurtararak çeşitli ödüller kazanacağız. 1 Ekim’de Rings of Power’daki orklardan daha vahşilerini görmek dileğiyle, ehe.
Dread Dawn
Bayağıdır zombili oyun koymuyorduk buraya; kurumuşsunuzdur. DD, Project Zomboid çakması gibi gözükse de değil. Evet, yine zar zor bulduğumuz eşyalarla hayatta kalacak ve yüzlerce zombiden kaçacağız ama DD hikaye odaklı bir oyun. Oyunda bir öğrenciyi canlandıracağız ve zombi salgınının ortasında kalan okulumuzda bir şekilde hayatta kalmaya çalışacağız. Okula savunma binalarından tutun da tarlalara kadar birçok farklı yapı inşa edeceğiz.
Hikaye, çeşitli flashbackler ile desteklenmiş; bunları oyunda ilerledikçe tetikliyoruz. Sadece okulda bekleyerek hayatta kalamayacağımız için bol bol dışarı çıkacağız. Bu seferlerde en önemli amacımız elbette işimizi kolaylaştıracak çeşitli eşyalar bulmak olacak. Ayrıca, oyunda şehirdeki diğer insanlarla da irtibat kuracağız. Aksiyon kısmında aynı anda çok sayıda zombiyle savaşmamız gerekecek. Bundan dolayı amacımız öldürmekten çok ölmemek olacak. Dread Dawn, hikaye odaklı oluşu ve grafikleriyle bende merak uyandırdı. Konsept günün sonunda nasıl sonuç verir elbette bilemem ama oyun radarıma kesinlikle girdi. 1 Ekim’de başlayacak yeni eğitim ve öğretim yılında okuldan hiç kaçmıyoruz; kaçarsak götümüzü ısırırlar.
Monomyth
Monomyth, bir Immersive Sim ve harika görünüyor. Bu haftanın da nazarımda favorisi. Geliştirici ekip, oyunu geliştirirken Dungeon Crawler türünün önemli isimlerinden ilham almış ve ortaya orta vade için heyecan yaratan bir sonuç çıkmış. Orta vade diyorum çünkü, oyun 6 ila 12 ay arası erken erişimde kalacak. Bu süreçte Monomyth’in halihazırda iki olan ana bölge sayısı beşe çıkacak ve oyuna elbette başka daha pek çok şey eklenecek. Bölge demişken, dünya kocaman ve birbirine bağlı birçok alandan oluşuyor. Bu alanların arasında zirvelerden dehlizlere, zindanlardan kulelere çok çeşitli yerler var.
Seviye sisteminde herhangi bir sınıf mekaniği olmayacak. Karakterimizi altı ana özellik üzerinden dilediğimiz şekilde geliştirebileceğiz. Ve elbette bu özelliklerin çeşitli alt dalları da olacak. Oyun bir Immersive Sim olduğundan ötürü çevreyle etkileşimimiz son derece detaylı olacak. Karakterimizin özelliklerine göre etrafı kırıp dökme, kilit açabilme ve çevreden yararlanarak düşmanları şaşırtma gibi birçok farklı şey yapabileceğiz. Dövüş sistemine gelirsek, fena halde keyifli duruyor; Dark Messiah of Might & Magic tadı aldım. Sınıfsız sistem esnek bir biçimde kullanılırsa savaşlar çok keyifli geçer. Son olarak, yer altında bile birçok yerleşim ve NPC ile karşılaşacağız. 3 Ekim’de uzun zamandır hasretini çektiğimiz nemli zindanlara geri dönüyoruz ama kara para aklamaktan değil. Nihehehe ^^.
Within the Cosmos
Yine bağımsız ve heyecan verici bir RPG. Tema ise bu sefer bilim kurgu; insanlığın artık bilmem kaçıncı kez kendisini yok ettiği bir gelecekteyiz. İnsanlığın devamının son umudu olarak, kriyojenik dondurma ile uzak bir yıldız sistemine gönderilen 500 kişiden biriyiz. Fakat normalde uyanmamız gereken tarihten çok sonra uyanıyoruz ve insanlığın yeni evinde de yine kolonileşip birbirine girdiğini görüyoruz. Ve tabii ki, yeni bir yıldız sisteminde gerçekleşen bu savaşa biz de katılıyoruz.
Within the Cosmos, oynanış görüntüleriyle hafiften Ubi oyunlarını andırsa da aslında bünyesinde birçok oyundan çeşitli esintiler taşıyor. Far Cry desen var, Borderlands desen yine var. Oynanış akıcı gözüküyor ve oyun pek çok konuda ıncık cıncık derecede özelleştirmeye imkan sağlıyor. Zaten en başta da kendi karakterimizi yaratıyoruz. Gunplay eğlenceli duruyor ve oyun bu kısımda oyuncuya geniş bir silah yelpazesi vadediyor. Silahlı çatışmanın dışında gizlilik ve hack mekanikleri de oyunda tabii ki mevcut. Bu arada, Within the Cosmos tek bir gezegende geçmiyor; maceramız boyunca hand-crafted pek çok gezegende gezeceğiz. Oyunun prodüksiyon seviyesi öyle çok ahım şahım değil ama vadedilen içerik direkt “day one” kalitesinde. 4 Ekim’de bir nevi Demolition Man oluyoruz.
Bir sonraki Dürbün’de görüşmek üzere!














