Bundan teee 10 yıl öncesine gittiğimiz yazı serimizin RPG ayağındayız. Güzel yıldı 2015; birçok tür zamansız oyunlara sahne oldu. 2015’te çıkan rol yapma oyunları da hem çok çeşitli hem de derinlikliydi.
O dönemin albenisinin farklı bir noktada yattığını düşünüyorum. Teknoloji, fikirlerin hayata geçirilmesinde bir araç görevi gördü aslında; temel sebep değildi. Gerçek neden, çok daha önceki yıllarda çıkmış Ultima, Chrono Thrigger, Eye of the Beholder, Might & Magic, Final Fantasy, Baldur’s Gate, Fallout ve Gothic gibi efsanelerle büyüyen çocukların artık birer geliştirici olmasıydı. İlham kaynaklarını gelişen teknolojiyle birlikte kendi oyunlarında yaşatma şansı buldular. Ve böylece 2010’lu yılların ortasından bu yana RPG türünde muazzam yeni isimler görmeye başladık.
Konumuz olan 2015, “epic” kalitede öyle oyunlar sundu ki, bu isimler aradan geçen koca 10 yıla rağmen hala deli gibi oynanıyorlar. Tabii bağımsız oyunlara daha fazla ilgi gösterirsek, her sene çıkan daha nice nefis ismin farkına varırız ama maalesef medya = AAA. Bundan dolayı Mundus Novus’u takip etmeye devam, ehe.
2015’te Çıkan Rol Yapma Oyunları
The Witcher 3
Uzun uzadıya konuşmaya gerek yok; neredeyse onlarca şeyi kusursuz yapıp, insanı her oynayışında sanki ilk kez oynuyormuş gibi heyecanlandıran zamansız bir başyapıt. Senenin ayrıca GOTY sahibi. Şahsen hand-crafted tasarlanıp bir de üstüne doğru düzgün dengelenmiş RPG’ler beni aşırı mutlu ediyor. Oyunların içeriklerinden bağımsız çok önemli bir konu bu, layığıyla yapmak zor. Abartmıyorum geçtiğimiz 10 senede bunu başarabilmiş oyun sayısı 5’i geçmez.
Peki, Witcher 3 abartılacak bir oyun mudur? Evet, abartılacak bir oyundur. Bu tartışmaya uzun yıllardır maruz kalıyoruz ve aksi yönde ortaya atılan argümanlar saçma sapan olduğu için pek dikkate almıyorum. 2015’teki çıkışında meşhur E3 videosuna göre downgrade yediği, belli başlı hatalarının olduğu doğrudur (CP77 ile karşılaştırılamaz tabii). Ancak yakın geçmişte gelen next-gen yamalar ile oyun iyice muazzam hale geldi. İlk oyunun şöyle güzel bir remake’i gelse de seriye tekrar başlasak keşke.
Bloodborne
Kendisi son birkaç senedir özellikle PlayStation oyuncularını keyiften çok hüzünlendiriyor. Çünkü daha yeni çıkmış bir sürü oyuna remaster yapıldı ve fanların hayvan gibi ısrarına rağmen Bloodborne unutuldu. Sony’nin affedersiniz davarlığını geçelim; Bloodborne, From Software’in elinden çıkmış belki de en iyi iş.
Atmosferi, görsel dili, oynanabilirliği, boss savaşları ve kesinlikle en beğendiğim yönü olan harika kurgulanmış gelişim hissiyle, Bloodborne başka platformlarda da görmek ve denemek istediğim oyunlardan birisi.
Pillars of Eternity
Sayesinde CRPG türü ikinci baharını yaşamaya başladı. Bundan dolayı kendisinin yeri kesinlikle çok ayrı. Daha önce Kotor 2, Fallout: New Vegas ve Neverwinter Nights 2 gibi çok değerli oyunlara imza atan Obsidian, Pillars of Eternity’de de farkını ortaya koymuştu.
Şirket, PoE’yi geliştirirken Infinity Engine’i kullanan oyunları – Baldur’s Gate 1 & 2 ve Planescape: Torment gibi – baz almış ve sistemi öyle iyi modernize etmişti ki, eski oyuncuların yanında yeni oyuncuların da dikkatini çekmeyi başarmıştı. Pillars of Eternity 3’ü beklerken aynı evrende geçen Avowed’u oynayacağız artık.
The Age of Decadence
Az bilinen efsanelerden. Benzersiz ve çok geniş bir RPG sistemi var. Şöyle ki, seçtiğiniz karaktere göre oyunu hiç savaşmadan bitirebiliyor veya herkesi kılıçtan geçirip iki kelam laf edemeyecek kadar odun olabiliyorsunuz. Bu anlamda sunduğu çeşitlilik ve tekrar oynanabilirlik enfes.
The Age of Decadence, Antik Roma’yı andıran fantastik bir evrende geçiyor. Günümüz teknolojisine göre teknik açıdan geride kalmış olabilir ama core bir RPG oyuncusuysanız es geçmeniz büyük eksiklik olur. Yapımcısı Iron Tower’ın son oyunu Colony Ship de yine benzer kalitede bir iş.
Fallout 4
Fallout serisinin çıkan son ana oyunu. Çıktığı dönemde seriye getirdiği üs kurma mekaniğinin yanında gudik RPG ögeleriyle de Fallout hayranlarına farklı şeyler hissettirmişti. Kesinlikle kötü bir oyun değildi ama o uzun süredir beklenen büyük Fallout etkisini yaratmaktan da uzaktı. Ben şahsen bir kere oynayıp bıraktım – daha doğrusu yeni bir sefer için fırsat olmadı – ve içerisinde barındırdığı evrene dair etkileyici unsurlarla aklımda daha çok güzel anılar kaldı.
Fallout 4 için oynanabilirlik açısından en iyi Fallout oyunu desek yanlış olmaz. Ne olursa olsun, zaman oyuna iyi davrandı ve şu ana kadar çıkan modlarla hemen her şey inanılmaz keyifli hale geldi. Geçenlerde çıkan London moduna da ayrı bir yükseldim.
UnderRail
Bir türlü tam anlamıyla başlayamadığım ve adam akıllı oynama işini 10 senedir ertelemeyi başardığım taş gibi bir RPG. İlham kaynağı eski Fallout oyunları ve o formülü gayet iyi bir şekilde kullanan mekanikleri var. UnderRail’da temel amacımız post-apokaliptik bir dünyada hayatta kalmaktı ve oyun, Fallout’a kıyasla bile oldukça zor bir deneyim sunuyordu. Öyle ki, ilk denememde ağzımı yüzümü daha ilk yarım saatte kırmışlardı.
Tabii bu zorluğa rağmen sabredip ilerlemeye çalışırsanız da dolu dolu bir içerikle karşılaşıyordunuz. Son olarak UnderRail, sürekli yeraltında olmamızdan ötürü gördüğüm en iç karartıcı oyunlardan biriydi.
Undertale
Kafanız karışsın diye UnderRail’la alt alta yazdım, ehe. Undertale, sadece 2015’in değil, direkt tüm oyun tarihinin en özgün işlerinden biriydi. Çok kompleks ve derin bir RPG sistemi olmadan da o rol yapma hissiyatını verebilmek ve bunu oynanışta farklı çıktılarla beraber sunabilmek büyük başarı.
Aslına bakarsanız Undertale’ın oynanışı da çok basitti; yapılan küçük ama büyük etkili dokunuşlarla, ufacık oyunun adı günün sonunda her yere kocaman kocaman yazılır oldu. Özellikle karakterlere ve genel yazım kalitesine şapka çıkarmak lazım.











