Life is Strange, pek çoğumuz için unutulmaz bir deneyimdi. Dokuzuncu yaşını kutlamaya hazırlandığı şu günlerde, oyunun başarısı yeni bir veriyle taçlandı.
Oyunun geliştiricisi Don’t Nod, Life is Strange’in 20 milyon oyuncu barajını aştığını duyurdu. Tek kişilik, hikaye odaklı bir yapım için muazzam bir başarı. Üstelik bu sayı sadece 2015‘te çıkan orijinal kopyaya ait; veride remaster sürümünün satış rakamları yer almıyor. Peki, oyunu bu denli başarılı kılan unsur neydi?
Hak edilmiş bir başarı
Milyonlarla ifade edilebilecek bir hayran kitlesine sahip olan Life is Strange, 5 bölümden oluşan interaktif bir yapıdaydı. Fotoğrafçılık öğrencisi Max’in, Arcadia Bay’deki hayatına 5 günlüğüne konuk oluyor; “ergen” kızımızın her gününe, bölüm bölüm eşlik ediyorduk.
Gördüğümüz kabusun ardından, bir tuvalet kabininde başlayan maceramız, daha çok en yakın arkadaşımız Chloe ile olan ilişkimize ve Arcadia Bay’in karanlık sırlarına odaklanıyordu. Tabii, bölümler çok daha “gündelik” olaylara da ev sahipliği yapıyordu ve bence Life is Strange’in büyüsü asıl bu anlarda gizliydi.
Oyunun gerçekten çok özel bir atmosferi vardı; bana hissettirdikleri, bitirmemin üzerinden yıllar geçse de ara ara aklıma geliyor. Chloe’nin odasının verdiği o güven, kampüsün çimlerinde bulduğum o huzur… Bunlar, insanın kesinlikle çok az oyunda yaşayabileceği hisler.
En son hangi oyunda anın tadını çıkardınız? Başınızı görevden veya 5-10 daha fazla vurmanızı sağlayacak o çok mühim silahtan kaldırabildiniz? İşte, Life is Strange’in en iyi yaptığı şey, anın tadını çıkarmanızı sağlamaktı. Oynadığım esnada hiç bitmemesini istediğimi, dünyasını kendi isteğimle karış karış keşfettiğimi hatırlıyorum.
Life is Strange, yeri geldiğinde “lise son sınıfın, son cumasının ince kederini”, yeri geldiğinde “montunun cebinde bulduğun buruşmuş kağıt paranın mutluluğunu” yaşatıyordu. Bitirdikten sonra hissettiğin burukluk ise yıllar geçse de aynı kalıyor…





